KARANTİNA

Küçük küçük adımlarla yürüyordu. Öyle küçük ki; neredeyse ayakları yerden hiç kalkmıyordu. Cilalı parkelerin üzerinde adeta kayıyordu. Kayan bir gölge sağa sola, duvara kapıya değip geri dönüyor gibiydi. Terlikleri de yoktu ayağında, belki de ses çıkarıyorlar diye giymemişti.

 İçeriden biri seslendi.

“ Baba, ne arıyorsun?”

Aniden durdu baba…Bir, iki üç… Başladı yine kayarak mekiğini dokumaya. Aradığı iyice saklandı kuytulara. İyice bulunamaz oldu. O bir şey aramıyordu ki…Yoksa arıyor muydu… Arıyorsa neyi arıyordu…”Boncuk, mavi boncuk , nazar boncuğu…”dedi; sadece usunda… Elini sallayıp eledi boncuğu. Nazara inanmazdı … Şekiller çizerek yürüdü, çizdiklerine basarak yürüdü, yerdeki saç kılının  üstünden atlayarak yürüdü.

 O yürüdükçe parke parladı, üstündeki tozlarını yalandı. Parkenin parıltısı tavana vurunca gölgesini ayrımladı bu kez. Şimdi gölgesiyle birlikte kayıyordu. Kafası kolu kapılara duvarlara vuruyor ama ne acıyor ne de ses çıkarıyordu. Gölge bazen babadan uzun oluyor, duvarla zeminin kesiştiği yerden kırılıyor, yarısı duvarda yarısı yerde kalıyordu… Bazen de başı yukarılara erişip tavana dolanıyordu. Kızına seslendi .

“Kızım, bu duvarların rengine ne deniyor”

“Kesekağıdı baba…”

 “Doğru” dedi. “Beni de kesekağıdına koymuşlar…” olancası daraldı. Yetmedi; dışarıda güneşin önüne bir bulut geldi, içeride gölge yok oldu, parke soldu.

 “Öyleyse…” dedi baba; yavaşça kapıyı açtı, belki de zaten açıktı. Kayarak çıktı. Bahçe kapısında bir nefeslik durdu. Sağa sola baktı, ”sola” dedi sol koluna bakarak, kollarını da alarak yokuş aşağı kaymaya başladı. Önünden geçtiği dükkanlar “buyurun” diyecek olsa “bu….” demeden o görünmez oluyordu. İnsanlar, “Hop, amca nereye böyle!” diyecek oldularsa da hızına yetişemediler.

Sokağın “T” yaptığı yere gelince yavaşladı.. Buraları iyi bilirdi. Bu kez “sağa” dedi. Artık kararları o verirdi. Başkaldırmanın zamanı  gelmişti. Kaldırdığı başını da yanına aldı, yolun karşı yakasına geçti. Güneş başına, alnına, gözlerine değiyordu. Karşıdaki her şey görünmez oldu. Eliyle siperlik yapıp gözlerini kıstı. Maviydi, her yer çok maviydi, masmaviydi…

“İşte bu! ” dedi. “Mavi diyorum size, mavi, evi de mavi boyamalı…”  

Telaşla gölgesini arkasına itti, yüzünü maviye çevirdi. Bir sağa bir sola kaydı.

“Gel, gel birlikte oturalım” dedi.

Yakınındaki sandalyeyi çekti. Sandalye mavi boyalıydı. Önünü arkasını kontrol etti. Üstündeki kuru yaprağı attı. Adını yeni öğrendiği bir rengi hatırlatıyordu çünkü. Zemini de yoklayıp yavaşça oturdu.

“Ohhh” dedi. “Karantinaya son!..”

Bir el hareketi ile garson yanında belirdi.

“ Ben bi güneş rengi alayım”

Garson işini biliyordu. Güneş rengi getirmeye gitti.

“Denizcim, burada güneş rengi içilir” dedi.

Karşısındaki sandalye boştu.

Arkadaşı deniz, önünde sere serpe uzanıyordu.

Gün batıncaya kadar garson, güneş rengi taşıdı masaya…

 

                                                 N..Ekin    11 Mayıs 2020 Karşıyaka