İKİ İNSAN  ÖYKÜSÜ    

Bazılarınız  yazıda adı geçen iki insanla yeni tanışacak olabilirsiniz veya sadece birisiyle... Tanıyorsanız, onların başarı dolu öykülerini yeniden okuyacaksınız. Başarılarının hangi süreçlerden geçtiğini  ve sonuçlarını gördüğünüzde, bir  çoğunuz  kendi çevrelerinde olmuş yüzlerce öyküyle benzerlik kuracaktır,eminim.  Ben yazarken bu iki insanın yaşamları ve yaptıkları işlerin içeriğinden  çok, bir anlayışın etkileri ve sonuçları üzerinde durmayı amaçladım; takdiri okuyanlara bırakarak...

Çocukluğumun iki yılını geçirdiğim Nevşehir’e bağlı Derinkuyu ilçesi  gösterişsiz, hatta bakımsız  tipik bir Orta Anadolu kasabasıdır. Derinkuyu aynı zamanda Türkiye’nin ilk heykel sanatçılarından  Hakkı Atamulu’ nun da memleketidir. Doğup büyüdüğü memleketini,  bilgi ve deneyimlerini hayata geçirebileceği  bir platform olarak düşündüğünden  olsa  gerek, 1960 yılında kendi kasabasına yerleşir; belediye başkanı seçilir. Dönemin Sağlık Bakanı Ragıp Üner 'e, Milli Eğitim Bakanı Ahmet Tahtakılıç' a, Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı Nadir Nadi' ye  ilçede bulunan Yeraltı Şehrini  gezdirerek buraların tanınmasını sağlar; onun çabalarının etkisiyle Milli Eğitim Bakanının gönderdiği parayla, Yeraltı Şehri’nin kapıları ziyaretçilere açılır. Derinkuyu’ yu anıtlarla süslü bayındır bir kent yapmak için çok uğraşır. Burada inşa ettiği  kültür sitesine Türkiye'nin en yüksek  Atatürk anıtını yapar. Bu sitede muhteşem bir park, gezinti yerleri, yüzme havuzu, irili ufaklı bir çok heykel, gazinolar, bir de açık hava tiyatrosu yer almaktadir.  Buraya yaptığı caminin üçgen  minaresi, alışılmış minare mimarisinden   farklı  yapısıyla ilginç bir örnektir. Yapılanlar,bozkırın ortasında tevazu örneği bir kasabanın geri kalmışlığına meydan okuması gibidir; ve istenirse nelerin yapılabileceğine dair bir mesajdır gelecek kuşaklara.

Her ne kadar çalışma alanları farklı olsa da yazıdaki ikinci öykünün kahramanı da  birincisiyle birçok konuda ortak yönlere sahiptir. Bu kez öykünün kahramanı bir eğitimcidir:

1940 yılına gelindiğinde Türkiye’nin nüfusu yaklaşık on yedi milyondur ve bu nüfusun yüzde sekseni okur-yazar değildir. Avrupa’ da büyük savaş olanca şiddetiyle sürmekte, savaşın etkisi  Türkiye’ de de ağır bir şekilde hissedilmektedir. Yokluk ,yoksulluk  gündelik yaşamı haline gelmiştir köylünün de, kentlinin de. Ekmek karneyle verilmektedir . İşte böyle bir zamanda ve bu koşullara rağmen  kurulur Köy Enstitüleri.  Fikir babası Milli Eğitim Genel Müdürü olan  İsmail Hakkı Tonguç’ dur.  Amaç, ilkokulu bitirmiş çocukların  açılan enstitülerde eğitildikten sonra köylere giderek oraları aydınlatmalarıdır. Öğretmenler köylülere hem örgün eğitim verecek, hem de modern ve bilimsel tarım tekniklerini öğreteceklerdir.. Teoriye dayalı öğretim yerine iş için, iş içinde eğitim ilkesi geçerlidir. En önemlisi her köy kendi okulunu el birliğiyle kendisi yapacaktır. 

Bu fikir kısa zamanda hayata geçirildi. Kurulan her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atölyeleri vardı. Derslerin yüzde ellilik bölümü temel örgün eğitim konularını içerirken. diğer yarısı  uygulamalı eğitimdi. Köy kalkınmasına yönelik eğitimin yanında akademik derslerle beraber, her öğrenci mutlaka bir müzik aleti çalmayı öğreniyor , her yıl yirmi beş klasik roman okuyorlardı. Açılan yirmi bir köy enstitüsünden bu bilgi ve becerilerle donanmış on sekiz bin  öğretmenin bu ülkeye kazandırdıklarını düşünebiliyor musunuz... Köy Enstitülerinin, savaş yıllarının yokluk dönemlerinde  ortaya çıkmış bir eğitim hamlesi olarak dünyanın çeşitli ülkelerinde araştırma konusu olması boşuna değildir..

 

 Her iki hikayenin buraya kadar olan bölümü gurur verici birer başarı öyküsü olarak duruyor önümüzde. Bundan sonrası için aynı şeyleri söylemek maalesef mümkün değil. Hani klasik bir söylem vardır, içinde sitem saklar” Hiç bir başarı cezasız kalmazmış! “ Bunu doğrularcasına, hem Hakkı Atamulu hem İsmail Hakkı Tonguç bu acımasız gerçekten kaçamamışlardır. 

Kendisinden sonraki belediye başkanı döneminde ,  Hakkı Atamulu  sırf diğer partiden olduğu için, yapılan onca eser, harcanan onca emek ve para ,  memleketinin insanına sunulmuş  hizmet  çürümeye terk edilmiştir. Ne acıdır ki, sırf alışık olduğumuz mimari üsluba benzemiyor diye, yapılan caminin ibadete açılması, minaresine “ şeytan minaresi” yakıştırması  ile   engellenmiştir.  Kıskançlık, partizanlık ve cehalet  kol kola girerek bu eserleri yok etmek üzere çalışmışlardır. Bakalım bu eserler, çıkış nedenlerinden aldığı güçle ne kadar ayakta kalabilecekler...

 

 İsmail Hakkı Tonguç’ a gelince...1946’ da çok partili döneme geçilirken  bir seçim yenilgisini göze alamayan  İsmet İnönü döneminde, böyle bir eğitim hamlesine baştan beri karşı olanların beklentisine paralel  olarak  İsmail Hakkı Tonguç, görevinden alınıp önce daha pasif bir göreve, daha sonra da bir orta okula  resim-elişi öğretmeni olarak atandı. Sonunda oradan oraya sürgünlerle  bu büyük insanın hayatı amansız bir hastalığın pençelerine teslim edilmiştir.

 

Kız öğrencilerin fuhuşa yönlendirildiği, komünist yuvası haline geldiği gibi akla hayale gelmedik  dedikodularla sürekli hırpalanan cumhuriyet tarihinin  en büyük eğitim hamlesi olan Köy Enstitüleri, önce öğretmen okullarına dönüştürülmüş, 1954 yılında tamamen kapatılmıştır.

Dünyada eşi - benzeri olmayan bu değişimin varsa eksiklerinin  giderilmesi yerine, karalama, toptan reddetme ve iftira ile kapanmasına neden olanlara yazıklar olsun! Ortaya çıkan dedikodulara  çanak tutan, gerekçe oluşturan ve hatta kutsal eğitim kurumlarını politik yatırım aracı haline getirmeye çalışanlar; onlar da en az diğerleri kadar  sorumluluk sahibidirler. 

Yargılamak bizim işimiz değil; hesap sormak için de çok geç. Ama bunlardan ders çıkarmak hala mümkün !       

                                                                                                                 M.Nafiz Ekin