MUTLULUĞUN RESMİNİ YAŞAMAK

 

Facebook arkadaşlarım belli bir sayıyla sınırlı… Çoğunluğu sanatçı dostlarım… Kitaplarıyla, yazdıklarıyla, seslendirdikleriyle kısacası ürettikleriyle tanıyorum onları. Daha yakından tanıdıklarım da var. Telefonlaştıklarım, epostayla haberleştiklerim… Ve ve bir bölümü de öğrencilerim… Öğrencilerim otuz beş yaş ve üzeri… Uzun bir aradan sonra yeniden buluşmuşuz onlarla. Ama sanki araya hiç zaman girmemiş gibi… Bu sınırlı sayıdaki Face arkadaşlarımla ortak özelliğimiz… 21. Yüzyılın hızının ayrımında oluşumuz…

 

Nilüfer öğrencilerimden biri. 1974 doğumlu… Evlenmiş, çocukları var… Facebook sayfasına bir not düşüyor…

 

“Hocam,  Rabia yanıma gelip ‘anne sana bir şiir okuyacağım çok beğendim’ dedi. Bu kız kesin GDO’lu bu yaşta nazım hikmet seviyor...:))”

 

Rabia altı yaşında… Nilüfer’in notunu on altı arkadaşı ’beğen’iyor.  Bir arkadaşı da sekiz yaşında Nazım okumaya başladığını yazıyor yorum satırına… Ve ben ‘mutluluğun resmini’ yaşıyorum…

 

                                                                                              ***

 

Bugün 03 Haziran 2012… Nazım aramızdan ayrılalı 49 yıl olmuş… Ürünleri belki yüzün üzerinde dile çevrilmiş… Dünyanın neresine gitseniz bir heykeli, bir büstü var. Şiirlerinden oyunlar oluşturulmuş… Şiirleri bestelenmiş… Oyunları dünyanın her yerinde oyun, müzikal, film… Ve Türkiye’de altı yaşındaki Rabia Nazım’ın şiirini okuyor annesine…

 

                                                                       ***

 

Ben on altı yaşında, 1958 yılında tanıdım Nazım’ı… Yaz tatilinde Türkçe yayın yapan yabancı radyolardan dinlediğim şiirleriyle tanıdım. O dönemde kitapları yasaklı. Kimse ondan söz etme cesaretini gösteremiyor. Ondan söz edenler de onun için dünyanın en kötü iftiralarını… Yani ‘vatan hainliği’ gibi falan… Türkçe yayın yapan yabancı radyolar arada bir müzik de çalıyorlar. Müzik aralarında bir konuşma, bir şiir bulunuyor… Milyonların öldüğü İkinci Dünya Savaşından söz ediliyor. Biz pek haberli değiliz. Oysa savaşın silindirinden kıl payı kurtulmuşuz. Kore Savaşı gündemde… Okullarda marşlar söyletiliyor…

 

            “Güneye, kuzeye, doğu – batıya

             Bugün de Kore’ye ulaştı şanlı soyumuz…”

 

Günlerden bir gün Türkçe yayın yapan yabancı radyodan beni etkileyen dizeler titreştirmeye başlıyor ‘hava’mı…

 

“işler atom reaktörleri işler

yapma aylar geçer güneş doğarken

…ölür bin dokuz yüz elli sekiz de

ölür bir japon çocuğu hiroşima'da

dokuz yüz kırk beşte doğduğu için”

 

“Şimdi şiir yazdırma saatini açıyoruz…” anonsunu bekliyorum haftanın belli günlerinde belli saatlerinde… Büyük bir heyecanla yazıya aktarıyorum okunan şiirleri…

 

“Ufuklardan ufuklara

ordu ordu köpüklü mor dalgalar koşuyordu;

Hazer rüzgârların dilini konuşuyor balam,

konuşup coşuyordu!

…….”

 

“Dörtnala gelip Uzak Asya'dan

Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan

Bu memleket bizim!

…….”

 

“…Çalıyorum kapınızı,

teyze, amca, bir imza ver.

Çocuklar öldürülmesin

şeker de yiyebilsinler.”

 

Tatil dönüşü tüm okula yayılıyor radyonun yazdırdığı şiirler… Edebiyat öğretmenime de gösteriyorum şiirleri… Dikkatli olmamızı, başka öğretmenlere duyurmamamızı öğütlüyor… Bizim coşkuyla okuduğumuz şiirlerin neden sakıncalı olabileceğine pek de akıl erdiremiyoruz… Zaten birkaç günde tümü ezberlenmiş oluyor şiirlerin…

 

Dünya 21. Yüzyıla dönmüş yüzünü… Keyfince dönmekte güneşin çevresinde… Ve yeni yeni şiirler ekleniyor belleğimizdeki şiirlerin yanına…

 

“Bir ölü yatıyor

      ders kitabı bir elinde

      bir elinde başlamadan biten rüyası

      bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında

      İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.”

 

“Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir

          çekirdek ‘dikiyor’ çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya

sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin…. (1962)”

 

 

“Ağlama salkımsöğüt,

                            ağlama,

Kara suyun aynasında el bağlama!

                                         el bağlama!

                                                    ağlama!”

 

 

1963 yılı 03 Hazira’nında transistörlü radyomdan bir yabancı radyonun Türkçe yayınını dinliyorum renk renk afyon çiçekleri var dört bir yanımda… Gelincikler kırmızı, beyaz… Katırtırnakları… Süsenler… Bu kez şaşırmıyorum duyduklarıma… Nazım Hikmet artık bir biçimde katılmıştır aramıza… Tam da aramızdan ayrıldığı gün düşünüyorum bunları… Bedrettin Destanı’nı yazdığını biliyoruz artık… Onca şiir, oyun yazdığını biliyoruz… Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’i, Memleketimden İnsan Manzaralarını… Ve Kurtuluş Savaşı Destanını… Ve… Ve…

 

“Ayın altında kağnılar gidiyordu.

Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.

Toprak öyle bitip tükenmez,

dağlar öyle uzakta,

sanki gidenler hiçbir zaman

                 hiçbir menzile erişmiyecekti.

Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.

Ve onlar

             ayın altında dönen ilk tekerlekti……”

 

***

Bugün 03 Haziran 2012… Nazım aramızdan ayrılalı 49 yıl olmuş… Ürünleri belki yüzün üzerinde dile çevrilmiş… Dünyanın neresine gitseniz bir heykeli, bir büstü var. Şiirlerinden oyunlar oluşturulmuş… Şiirleri bestelenmiş… Oyunları dünyanın her yerinde oyun, müzikal, film… Ve Türkiye’de altı yaşındaki Rabia Nazım’ın şiirini okuyor annesine…

 

Ve bir dizesini yazıp arama motoruna Nazım’ın…

 

"Mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele..."

 

Okuyorum arama motorunun bulduğu sonucu…

 

Yaklaşık 13.200 sonuç bulundu (0,34 saniye)

 

Bence bir ‘mesele’ daha var… Tohumun toprakla buluşması ‘meselesi…’

 

Bugün 03 Haziran 2012… Nazım aramızdan ayrılalı 49 yıl olmuş… Kim bilir kaç kitapçı tezgahından kaç bin Nazım kitabı satılmaktadır… Kim bilir ne kadar insan Nazım’ın şiirlerinden en az birini ezbere okuyabilmektedir…  Kim bilir kaç milyon insan ‘bu dünyadan nazım geçti’ğinin ayrımındadır… Kim bilir kaç Rabia şu anda annesine Nazımın bir şiirini okumaktadır…

 

Bir başka yazıda buluşmak üzere…

 

                                                       Esen Yel