ALTAMİRA

EVRİMİN PARMAK İZİ

 

Haziranın ilk günleri. Ama hala ilkbahar ılıklığı yaşanıyor.  Kimi çiçekler, dut ağaçları mevsimin ağır  adımlarını izliyor. Karşı çatılarda hareketli birkaç kuş yuvası. Corona, Hitlerin “Esesleri” gibi girebildiği her yerde panik yaratıyor.

 

Ben arada gözlerimi ovuşturuyorum yarı uykulu.  Kağıt bardaktan kahvemi yudumluyorum Albinoni’nin Adagio’su, on sekizinci yüzyılı çalıyor. Herbert von Karajan Berliner Philharmoniker’i zamanın bulutlarına taşımış deli deli seslerle…

 

Öykü yazmak gibi bir kötü niyetim yok.

 

Akşam izlediğim bir film geziniyor beynimin ortalık yerlerinde. İlgileniyorum sanki. Duvar resimleri, el şablonları. Çok bin yıl önce oluşturulmuş resimlerdeki yaşam renkleri. Çok bin yıl, son buzul çağının içi mi dışı mı? Olivia Hetreed’in senaryosunu oluşturan görkemli öykünün büyüsü mü…

 

Çok bin yıl önce ama…

Kesin Adem’den çok çok çok bin daha önce…

 

Altamira’nın senaryosu içinde dokuz yaşlarındaki Maria bir ara evin yakınlarından yitmiş gibidir.  Baba Marcelno telaşlanır. Biraz koşuşturma, evin az ilerisİndeki mağaradan gelir Maria’nın sesi. Ve film boyunca ve film sonrasında da hep oradan gelecektir bu aydınlık ses. Altamira Mağarasının çok bin yıl öncesinden çok bin yıl sonrasına.

 

Büyük büyük büyük atalardan bugüne bir ileti, bir mesaj vardır Altamira’nın duvar resimlerinde… Bu mesaj, henüz Einstein’ın doğmadığı tarihte “zamanı bükmüştür.” Kilisenin dünyaya meydan okuyan o kibirli megaloman çanını çatlatmıştır.   

 

Bu mutluluk aydınlıktır, bilgidir çağdaş insan için… Düşünceyle aydınlık buluşmuştur.

 

Olay, karanlıkla beslenenler için yıkımın habercisidir. Baruttur, kurşundur.

 

Ve bu kurşun gidip kilisenin en nazik noktasında patlar.

 

Karanlığı uyandırır. Uyanan karanlık tanrıyı da yanına alarak aydınlığa savaş açar. İlkel silahları, bilinçsiz yandaşları vardır. Kara düşleri düşünceleri vardır.

 

 Savaşın iyi yanı, anne Gonchita’ın kilisenin bulanık yüzünü ayrımlamasıdır. Bundan sonra Marcelno’nun, Maria’nın düşlerini, hüzünlerini paylaşacaktır. Bilimsele yöneliş, ışıl ışıl yapmıştır bakışlarını…

 

Ama baba Marcelno yara alacaktır… Bir süreliğine de olsa acıyla buluşacaktır…

 

***

 

Öykü yazmak gibi bir kötü niyetim yok. Yok da…

 

Altamira’dan  bize mesaj yollayan büyük büyük büyük atalarımızın çocuklarıyla Maria’yı tanıştırmadan da yazıyı bitirmeyeyim.

 

Aaa, işte Mariaların bahçesine geldiler bile. Nasıl da güzeller… Maria daha sosyal, ellerini sıkıyor konuklarının. Uzun sürmüyor kovalamaca oynamaya başlamaları. Maria’nın beynindeki bizonlar, atlar, geyikler de dışarda, bahçedeler şimdi. Konuk çocuklar yadırgamıyor onları, zaten tanıyorlar birbirlerini önceden, okul arkadaşları gibi.

 

Evden Albinoni’nin Adagiosu duyuluyor… Anne Gonchita’nın güzel elleri piyanonun tuşlarında. Kızının konukları, onun da konukları. Bahçe neşeden uçmak üzere.

 

Maria, çocuk konukları, aynı mahallenin çocukları gibi “teklifsiz” birlikte ürettkleri yeni oyunun coşkusu içinde… Seslerini özgür bırakmışlar. Bizonlar, bin kiloluk cüsseleriyle ağaçların arasında avlanma korkusu olmadan koşuşturuyorlar.  Atlar daha bir yakışıyorlar ortama tanıdık yeleleriyle, Maria’nın saç biçimiyle aynı olan kuyruklarıyla… Kişneme seslerini konuşulan dile çevirmeye gerek yok… Geyikler sakin, ürkek ama korkusuz, güzel gözlüler…

 

Bahçe neşeden uçmak üzere.

 

Az sonra baba Marçelno gelecek belki de Darwin amcayla birlikte. Çocuklara oyuncak sinema makinasıyla hareketli resim kareleri izletecek. Bilimin çocukçasından söz edecek. Darwin amca Bunca çocuğu bir arada bulmuşken Palapagos adalarını kesin anlatacak. Onu şaşırtan ispinozları, dev kaplumbağaları… Bin beş yüz metre yükseklikteki deniz kabuklarını…

 

***

 

Bahçede bilim mayalanıyor düşsel de olsa…

 

Darwin amcanın dallardaki ispinozları belki de ilk kez böylesine içten cıvıldaşıyorlar.

 

 Esen Yel

09 Haziran 2020