Ah bir zengin Olsam

Televizyon hayatımıza girmeden önce zenginlik ve fakirlik bu günkü kadar kolay tanımlanabilen bir olgu değildi sanki. Televizyon gelir gelmez çatılardaki televizyon antenleri zengin ve fakirleri belirleyen etiketler haline gelivermişti. Çocuk aklımla çatılarında anten olanları zengin sınıfına sokmam da bundandı sanırım. Ve fakirler tarafında yer alıyor olmanın ezikliğini hissetmiştim uzunca bir süre.

Teneffüslerde o kısacık zamanı doldurduğumuz  oyunlar bile, dün geceki dizide neler olduğu, kovboy filminin nasıl bittiği gibi heyecanlı tartışmalara bırakmıştı yerini. Daha düne kadar hayatımda böyle birşey yokken, televizyon girmişti kara bir kedi gibi arkadaşlarımla arama. Televizyonlu çocukların muhabbetlerine karışamaz olmuş, anlatılanları gözümde canlandırmaya çalışırken, içine düştüğüm bu durumdan da  nefret ediyordum.

Göz göre göre, sınıf başkanı ve sınıfın en çalışkanı olan ben , görmeye alışık olduğum ilgiyi televizyonu olan “zengin” çocuklarına kaptırmıştım. Televizyonu olanların konuşurken “ akşam Bonanza var, izlemeyi unutma” ya da “ Bu akşam Vadideki Hayat var, kesin izlerim” gibi hafif böbürlenme kokan cümleleri, bu fakirin o akşam ne yapıp edip televizyona ulaşma isteğini kamçılıyordu doğal olarak. Her akşam, televizyonu olan bir komşuya gitme konusunda anneme yaptığım baskı da bu isteğin sonucuydu elbette. Bunu basarabildiğim gecelerin ertesinde okuldaki dizi ve film yorumlarına büyük bir iştahla katılıyor, “Evet onu ben de gördüm; adam filmin sonunda kalleşlerin -kötü adamlara nedense böyle diyorduk- hepsini öldürdü” diyebilmenin hazzını yaşıyordum.

Televizyonun zenginlik göstergesi olduğu, sadece benim çocuk aklımın yarattığı bir algı değilmiş ki, televizyon bazı evlerin avlularına çıkarılıp hem bu zenginlik etrafa ilan edildi, hem de bir tür “kamu hizmeti”yaratıldı  televizyonsuzlar için. Çoğu zaman, heyecanla izlediğimiz görüntüler, ya “hadi artık çok geç oldu, yarın okul var, eve gel..!”diyen anneler yüzünden ya da “ yeter bu kadar izlediğiniz, evlerinize dağılın” anlamına gelen ve ev sahibinin televizyon üzerindeki kudretinin bir işareti olarak kalkıp televizyonu kapatmasıyla yarım kalmış heveslere dönüşürdü.

Çatılarda çoğalan antenler zenginler kervanına kimlerin katıldığının da habercisi gibiydiler. Bu akıma sıkça görüştüğümüz ailelerden biri  katıldığında, her hafta yayınlanan Türk filmlerini izlemek için alternatifimiz de kendiliğinden ortaya çıkardı. . Artık teneffüslerde “Bu akşam Türk filmi var, kesin izlerim” diyenlerden olmuştum; her ne kadar henüz “Televizyonunuz var mi ” diyenlere “yok” demenin ezikliğini üzerimde taşıyor olsam da...

Mahalleli, çay içerek film izlemenin keyfini tam çıkarmaya başlamışken, televizyon izlemek için komşuya giden ailelerin evleri, uyanık hırsızlara da yeni bir iş alanı yaratmıştı. Çatılarında anteni olmayan evlerin birer birer soyulmasının mahalledeki televizyonlu ev sayısının artmasındaki rolü büyük oldu. Böyle bir girişimin hala çok uzağında olmamız nedeniyle, filmin en heyecanlı yerinde eve hırsız kontrolüne gitme görevine birkaç yıl daha katlanmak zorunda kalmıştım. -Film aralarına reklam koymak henüz akıl edilememişti -

Büyüklerin televizyona yaklaşımları çocuklarınkinden farklıydı elbette. Dizi ve filmleri yorumlamaktan öte, babalar voltaj düşmelerine karşı regülatör- ki başka hiçbir elektrikli alet bu hakka sahip olmamıştır- fiziksel darbe ya da düşmelere karşı sürgülü kapağı olan dolap edinme gibi işin teknik boyutuyla ilgiliyken, annelerimiz tozlanmaya karşı örtü örmekle meşguldüler.

Ve bir gün…

Okuldan eve geldiğimde, oturma odasındaki eski konsolun üstünde bir televizyon duruyordu. Akşam Süleymanlar bize geldiler. Çay içtik ,film izledik. Film bittikten sonra  evlerine gittiler. İlk kez giden biz değildik. Sabah uyandığımda oturma odasına koştum. O hala orada, konsolun üstündeydi...Demek ki gerçekten bizimdi...

                                                                                                                                                                M.Nafiz Ekin